Köşe Yazıları

Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2013 Pazar

Neleri(mizi) Kaybettik?

"İyi ve mutlu insan olmak" hayatta önemlilik sıralamasında gerilere düştü. Çok olmadı insanlar ‘çıkarcılığı’ öne çıkartalı ama çok çabuk benimsedik. Dostlukları ve sevgileri yitirmeye başladık. Güzel olan her şeyi bir bir eksiltmeye başladık.

Sorgulamadan yaptıklarımıza inanmaya başladık. Kendimizde hiç hata yokmuş gibi, karşımızdaki ise tamamen hatalıymış gibi davrandık.

İnsanları dinlemez, düşüncelerine saygı duymaz olduk. Konuşmanın dertlerimiz alıp gideceğine çok inanıp boş konuşmaya başladık. Hatta bunu abarttık, yalanlarla süsledik hoş gözükmesi için.

Kırıldık diye kırmaya başladık. Biz kırdıkça daha çok kırıldık. Her şeyin birbirine bağlı olduğunu unuttuk. Başka bir yol oluşturma şansımız varken yaptığımız kördüğümü çözmeye çalıştık sadece.


Özür dilemeyi unuttu dilimiz. Gelen özrü duymaz oldu kulaklarımızı. Affetmekten çok kin beslemeye başladık. Karamsar tablolar çizmeyi el alışkanlığı yaptık.

Ağlamak yardımcı olur yol bulmakta dediler, biz ağlarken bulmamız gereken yolu da kaybettik.

Gülmeyi, tuttuğumuz ellerimizi açıp kaybettik. Yasak ettik kendimize. Tüm olumsuzlukları ise dört elle sarıldık. Daimi bildik.

Değişmedik, çok değiştik. Kendimize yeni benlikler oluşturduk. Kendimiz sevdik çoğu şeyi. Yalnızlığı, mutsuzluğu, ağlamayı, hüznü… Sıkıştığımızda onu çağırdık içki masamıza. İçki masalarına efkar dağıtmak yerine daha çok efkar toplamaya gittik.

Belki doğrudur dedikleri. ‘Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.’

9 Mayıs 2013 Perşembe

Bir gün herkes rüyalardan uyanır.




Ya canlı kanlı gördüğümüz rüyalar? Asıl sorun bu.
Gördüğünüz, sevdiğiniz, yanında olduğunuz, dokunduğunuz, en ince ayrıntısına kadar hissettiğiniz kişilerin rüyalarından uyanmanız.
Asla istenilmeyecek, gerçekleştiği zaman; etlerinizin tek tek cımbızla çekildiğini hissedeceğiniz durumdur. Belki de en büyük işkencelerden daha zor olacak günler, aylar..


Yani bir gün gitmesi. Gidecek olması. Severken, kavgalı iken, yalnızken.. Herhangi bir sebepten, herhangi bir nedenden belki tamamen can sıkıntısından.
Gerçekleşse kalbinin duracağını, bir daha nefes alamayacağını, güneşin tenimi tekrar ısıtmayacak oluşunu hissetmek gibidir. En kötüsünü yapıyoruz biliyorum. Bağlanıyoruz. Çünkü bir gün o gidecek biliyoruz. O gitmezse de sen gidersin, bunu biliyorsun. Ne kadar kalmak istesen de.. Bir gün... Belki...
Fakat "gitmeyeceğim" diyemiyorsun.
Gidersen diye giderse diye.
Ama sen gidene kadar, seninle olduğu her anın en güzeli olması için elinden geleni yapacaksın. Ve gittiği gün ne bir "keşke" kalacak ne "pişmanlık". "İyi ki" cümlelerini hatırlayacak; yüzünü gülümsetecek, yüreğini ısıtacak.
Yetmeyecek belki ama bir tebessüm kalacak.


Yetmediği günler hissedeceksin en çok boşluğunu. Bazen onu hiç hatırlamayacaksın. Bazen kafanı vuracak. Ama sonuçların çoğu ona çıkacak yine. Çok farklı yolların sonucu o çıktıkça yine canın yanacak. Susacaksın. Ağzında biriken her kan damlasını itina ile yutacaksın.
Tekrar tekrar yaşayacaksın.

Ama; sen şimdi seninleyken onu seveceksin. Sevmekten şapşal olacaksın. Yüzü, görmekten eskiyecek belki ama bıkmadan görmek isteyeceksin. Sesi bazen kulaklarını tırmalayacak, ama yinede en güzel dilekleri onun sesinden duyacaksın. Teni ateşten gömlek olacak yakacak belki ama uyurken yine yeniden onun tenini yanında isteyeceksin.

Seveceksin. Sevgini vereceksin.
Sevmekten bıkana kadar sevgisini kullanacaksın. Bıktığım gün yine seveceksin.

24 Mart 2013 Pazar


Halbuki; aşık olduğumu söylememiştim sana.

Aşık bile değildim aslında. Yani sanırım.
Sadece biraz fazla önemsemiştim. Azıcık. Biraz işte.
İtmiştim diğer insanları bir kenara. Çekip almıştım ortalarından seni. Özel bir yere koymak istemiştim sadece.

Sıfat falan belirtmek değildi amacım. Sadece onların arasında kaybolma, kendini önemsiz hissetme istemiştim.
Anlamanı istediğim gibi olmamış sanırım. Anlatamamışım kendimi. Sözcüklerimin dansı anlatamamış sana, seni. Notalar dökememiş kemanım o tiz ama mayhoş sesinde ki sesini.
En büyük hatayı anlamanı beklerken yapmışım. Bildiğim gibi bırakmak yerine çabalamışım. Anlatılamayacak bir şeyi, anlatmaya çalışırken kaybetmişim seni.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Unutmak..

Unutmaya gelsin bu akşam, bardaklarımız.




En büyük hatalardan birini yapalım ve kötü olan tüm anılarımızı unutalım.
En güzelleri kalsın.
Kalanlara sımsıkı sarılalım biz.

Sarılmakla kalmayalım, bağlayalım kendimize.
Kaybolacağını düşünüp hiçbir yere bırakmayalım.
Kıskananlardan saklayalım en kuytu köşeye.


Unutalım kötülükleri tüm çirkinlikleri, olmamış gibi yapalım.
Sonra başlayalım kaldığımız yerden.
En mutlu anları elimize alalım ve yaşayalım.


Hadi gel şimdi. Unutulacak şeyleri bırak, gel. 
Sımsıkı sarıl..

9 Şubat 2013 Cumartesi

Özlemek, mesafeler yüzünden yahut bir iki gün görmediğin için oluşan bir duygu değildir..



Özellikle seçmiştim cam kenarını dolmuşta. Çalacak şarkıyı ayarladıktan sonra taktım kulakları..
Dolmuş şoförünün acelesi varmış gibi duruyordu, bir şeritten diğerine hızlı geçişler yaparken. Benimse bir o kadar acelem yoktu. Zaman yavaş akabilir, yol saatlerce sürebilir ve ulaşacağım yere geç kalabilirdim. Ne kadar çok onunla ilgili düşlere dalsam o kadar iyi olacaktı benim için.

Her zamanki gibi solumdan geçen arabalara, arkamda kalan binalara bakıyor ve zamanında benim yaşamımda olan fakat farklılaşan parçaları arıyordum. Yoksa kaybetmiş miydim gerçekten onları!

Yokuş aşağı inerken camdan gelen rüzgar yüzümü iğneler gibi vuruyordu suratıma. Burun deliklerimden giren hava nefes alışımı zorlaştırırken bir yandan kavurucu güneşi ise hissetmiyordum bile. Unutmuştum. Aynı bazı saniyeleri ve o saniyeler içinde gizlediğim anıları unuttuğum gibi.
Arada bilerek olsa da bazen istemediğim şeyleri de unutabiliyordum.

Hava limanına giden bir taksi içerisinde, hüznünü gözlüklerinin arkasına saklamaya çalışan bir kadın. Ve zorunlu bir gidiş mi pek bilinmez ama, bir daha geri gelmeyecekmiş hissine kapıldığından derin ve uzun soluk alışları vardı. Yol üstündeki sigorta acentesinin üst katındaki camdan bakan, erkenden beyazlamış sakallara sahip orta yaşlı bir adam.

Birkaç saniye içinde gördüğüm insanların hayatlarına, saniyeler içinde girip sonra saniyeler içinde çıkabiliyorken; Uzun soluklar alabileceğim kişilere nedense adapte olamıyordum. Sanırım bu asansöre binemeyen ya da kapalı bir yerde duramayan kişilerin sahip olduğu: klostrofobi gibi bir hastalıktı.

Ama tek farkla. Sen olsan en uzun solukları alır en uzun soluksuz kalışlarda yaşayabilirdim.
Sadece sen olsan..

  

21 Şubat 2012 Salı

Gitmenden korktuğum kadar, geçmişinden de korkuyorum.

Yersiz belki ama bir şey yapamıyorum.

Sözcükler, cümleler, davranışlar bu durumda beni tatmin etmiyor. Aksine bazı hareketler ‘acaba mı?’ dedirtmeden geçirtmiyor.
Ah bir de tabi benim kuruntularım.
Çok bilmişliğim.
Hayal gücüm.
Yaşanmışlıklarım.
Aldığım dersler.
Yanan ağzım.

Bazen elimi kolumu bağlıyor ne yapacağımı bilmiyorum.
Ya geçmişte yaşadığın güzel anıların! Onlar seni isterse. Ya bir daha mutlu olmaya çağırırsa. Ya yanlışların geri döndürülüp ve düzeltilmesine imkan verirse.
Ya benden gidecek kadar inandırıcı olup seni alırsa.
İraden!
Güvenin.
Dürüstlüğün.
Sevgin.
İnancın.

Düşündüklerin sadece bir perdelik bir oyunsa. Sen, başrol ile tüm hünerlerini sergileyip, perde kapanınca sadece arkanı dönüp giden biriysen.
Bilmiyorum ama. Bir son varken, bir başlangıcı kabul etmek delilik gibi geliyor bazen.
Şimdi ise tüm düşüncelerime karşı gelip kendimi huzurlu bir rüyanın en güzel saniyelerine bırakıyorum.



9 Ağustos 2011 Salı

Hayat yaşandıkça, sözcükler gerçek anlamını bulur.


  • Unutmak..
Olmuyor, kolay değil. Yaşananları, konuşmaları, sözleri.. Unuttuk diyebiliyoruz sadece. Biz ne dersek diyelim bildiğine inanacak insan arıyoruz bazen. ‘Sevmiyorum’ desek bile sevdiğimize inanacak, ‘bitti’ dediğimizde devam ettiğini savunacak.
  • Yanlış..
Sevgilisi olan veya başkasına hala aşık olan kişilerde hoşlanıyoruz, bazen ise bağlanıyoruz. Yanlış olduğunu anlayınca arkamıza bakmadan kaçıyor yada üstüne gidiyoruz. Korkuyoruz. Kırılıyoruz. Kimi zaman kırıyoruz.
  • Kadınlar..
Güçlüdürler. Ayaklarının üzerinde duran, kendini savunan, girdiği savaşta sonuna ulaşan kişilerdir.. Ama hiçbir şey, bir adamın kollarında verdiği huzuru ve güveni veremez.
  • Erkekler..
Uzun cümleler kurmayan. Ağlamanın güçsüzlük olduğunu, güçlü olacağım derken aslında daha çok güçsüz duruma düşendir. Beklerken zaman kavramının hızlıca aktığına inanan. Ama hiçbir şey onlara ‘Cevabı olan soruları bile sormaya’ yöneltmez. 
  • Yalnızlık..
Pek alışık sayılmayız uzun soluklu yalnızlıklara. Mutlaka biri olsun deriz etrafımızda. Hatırlasın bizi, sorsun nasıl olduğumuzu. Üzülünce güldürsün, gülerken bize eşlik etsin isteriz. Hep bir omuz ararız. 
  • 1, 2, 3..
Bir arkadaşım kalbimizde odalar olduğunu söylerdi. Bu yüzden mi aynı anda birden fazla kişiyi severiz? 1, 2, 3 .. aynı anda gelirler hepsi. Farklı farklı özellikleri vardır hepsinden bir şeyler alsak? Yanlış mıdır aynı anda sevmek birden çok kişiyi?
  • 18 Yaş..
Özgürlüğün sembolüdür bazı insanlar için. Aslında bilmezler gerçek kısıtlamalar başlar hayatta. Aldığın her sorumluluk, hareket yeteneğinden bir parça unutturur sana. Var mıdır çocuklar gibi özgür olan? Bilim insanları yada sağlıkçılar insanların yaşı ilerledikçe kemiklerinin küçüldüğünü söylerler biyolojik açıdan. Ama bilmezler ki ilerleyen her günde omuzlarına konan yüklerin onları kambur yaptığını..
  • Bazen gerekir itiraflar.
Aşk, sevgi, sadakat … aslında en kötüsü bağlanmaktır. Alışmak bir bedene, gülüşe, ses tonuna, kokuya..
Özlemek sonra susmak. Hüzünlenmek sonra olmamış gibi davranmak. Tam gülerken onu hatırlayıp dalıp gitmek sonra kendine gelmek..
Parça parçada olsa adamlar yada kadınlar var hayatımızda hepsi ayrı hepsi özel. Bir gün, bir ay, bir yıl ne fark eder ki. Hepsi hayatımızda tek tek değil mi