Köşe Yazıları

hikayelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikayelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2013 Pazar


http://fizy.com/#s/1ai8sq


Şimdi bir adam düşünün.
Yanınızda olmasını istediğiniz biri, gözlerinizi kapadığınız zaman hayali beliren karşınızda.

Hayal olsa bile kalbinizin ritmini bozan, ellerinizi nereye koyacağınızı bilemediğiniz, gözlerine bakamadığınız, deli gibi sarılmak istediğiniz, kokusunu içinize doldurduğunuz halde bir yerlerde boşluklar olduğunu düşündüğünüz, ses tellerinizin onun sesine muhtaç olduğu, içtiğiniz sulardan çok asıl onun dudaklarının sizi tam anlamıyla ferahlattığı bir adam.
Göğsüne yatıp kalbini dinlediğiniz, ellerinin tüm ayrıntılarını ezberlediğiniz, girdiğiniz her mağazada kendinizin dışında onun için de bir şeyler baktığınız, en soğuk kış gecelerinde bile o yanınızda iken sıcaklıyor olduğunuz, en kavurucu öğlen güneşinde onun bedenine değen bedeninizin ısındığı bir adam.
Yeni çıkan filmlere onunla plan yaptığınız, yediğiniz yemeklerde hemen onun da ağzına bir şeyler soktuğunuz, yanına giderken ne giysem diye düşünmediğiniz, onunla uyumak için uyuduğunuz, onunla geçirdiğiniz günlerin en ince ayrıntısına kadar hatırladığınız, hasta olduğu zaman vücudunuzun tükendiğini hissettiğiniz, onu sevmek için plan yapmadığınız bir adam.

Ona bakarken bile, onun hayaline daldığınız.
Kusurlarını, kusurlarınız yaptığınız. Zamanla birbirinize benzediğiniz bir adam.


http://fizy.com/#s/16kcmh


İşte ben o adamı soğuktan ellerimin üşüdüğü, kulaklarımın kızardığı, burnumun aktığı bir kış günü tanıdım.
Farklı bir sebeple ama benim için geldiği ve onun için gittiğim gün.

Gitmesin diye kahverengi gözlerimi sımsıkı yumduğum gün ile ilk gözlerine rahatlıkla baktığım gün arasına sıkıştırdığım gözlerini.
Sevinci, hüznü, nefreti, mutluluğu… bir sürü değişik duyguyu barındırdığı o kalbi sevdim.

25 Ocak 2013 Cuma


http://fizy.com/#s/1hn2m3

Hava daha kararmamıştı. Gün boyunca ince ince çiseleyen yağmur hız kazanmıştı. Rüzgar kuzeyden daha sert esmeye başlamış, sırtıma vurarak beni iteliyordu. Bulutlar hareket ederek birbirlerine yaklaşıyor, hava git gide kararmaya başlıyordu. Sokak lambalarının bazıları göz kırparcasına yanmaya çalışıyordu. Sonunda sahile yakın büyük meydana ulaşmıştım.

Seni gördüğüm ilk yere.

Yağmura rağmen adımlarını hızlandırmadan yürüyen insanlar, istifini bozmadan banklarda oturup aşklarını yaşayan çiftler, sarı yağmurluklarını giymiş balık tutmaya çalışan insanlar.. Kalabalık denemezdi. Seni tanıdığım o güne göre yoğunluk daha azdı. Yağmur sebepli olsa gerek.

Yine boş bulduğum bir banka kabanımı düzelterek iliştim. Elimdeki çantayı ve çantanın yanındaki gazeteyi daha sıkıca tutum. Çıkıp gelmenden, gelip yine gazetemi istemeni beklemekten başka yapacak bir şeyim yoktu çünkü. Ağacın yaprakları ıslanmama karşı beni koruyorlardı. Birbiri ile alakası olmayan düşünceler kafamın içinde volta atmaya başlamıştı ki sen çıkıp gelmiştin uzaklardan. Yine fark edemediğim bir anda, bankın sol tarafına ilişmiş gazetemi istiyordun benden.

Taba renginde, hiçbir kırışıklığı olmayan, uzun pardüsen üzerindeydi. Pardüsen ile uyumlu şapkan anlını kapatıyor fakat gözlerine perde çekemiyordu. Maviye çalan gözlerin ben buradayım diye öne atlıyor, ışıl ışıl yüzüne vuruyordu insanın. İnce olan üst dudağına nazaran kalınca bir alt dudağın vardı. Sanki kalem ile çizilmiş gibi belirgin ve bir o kadar da saklanmıştı. Sakalların birkaç gün önce tıraş olduğunu gösteriyordu. Ne uzun ne kısaydı. Kirli diye adlandırdıkları sakallara sahiptin. Küçük gelen çeneni sakallar ile kapamaya çalışmıştın. Eşit hizada duran dudakların dişlerinin muntazam olduğunu düşündürmüştü. Suratının göremediğim kısımında sanki bir çukur vardı. Bir gamze. Belli belirsiz duran. Hem sempatik hem çekingen bir his uyandırmıştı yüzün.
Ellerini hatırlayamıyordum. Hatırladığım tek şey gazeteyi uzatırken parmaklarıma değen parmakların. Onlarda sıcaktı. Yaşadığının temsiliymiş gibi.

Sadece birkaç saniye baktığım seni, sayfalarda sürecek kadar anlatabilirdim. Bu hissin nasıl oluştuğunu ben de bilemiyordum ta ki seni tanıyana kadar. Ama bu hisler şimdi gerçek ve içimdeydi.

4 Ocak 2013 Cuma


Doğru yerde miyiz?
Hayır.
Yanlışın peşinde miyiz?
Kısmen.
Nereye gitmeliyiz?
Olmak istediğin.
Kiminle gitmeliyiz?
Umulmadık kişi ile.
Ne kadar beklemeliyiz?
Ucu açık.
Ne kadar kalmalıyız?
Sonsuz.
Peki bu aşk mı?
Orada durmalıyız!

8 Mayıs 2012 Salı


Belki de saatler olmuştu ama hala yürüyordum

Yolun sonu ise gelmeyecek gibiydi

Büyüklü küçüklü rampaları katediyor

Birbirini tekrarlayan bitkileri görüyor

Ama hala sona; yani sana ulaşamıyordum

Gökyüzü tüm mavi tonlarını yola sermiş

Geceden kalan yağmur damlaları ise yol kenarına toplanmış

Birlikte;

Çocukken kullandığım boya kalemlerim dahi göremediğim renkleri önüme seriyordu

Düşündükçe yürüyor; yürüdükçe düşünüyor

Düşündükçe tebessüm ediyor; tebessüm ettikçe daha çok düşünüyor

Düşündükçe; düşünüyor ve yine düşünüyordum seni.

10 Nisan 2012 Salı


Sabahın erken saatlerinde, güneşliği açık unuttuğum pencereden içeri sızan güneş demetleri ile uyandım.
Ev sessizdi. Daha kimse uyanmamıştı. Belki en derin uykularında en tatlı rüyalarını görüyorlardı.
Akşam kitaplığıma bıraktığım su şişesini tek dikişte içtim. İçimdeki alevi biraz olsun durdurmuştu.
Tüm gece boğuştuğum yorgan pes etmiş vaziyette yatağın ucundan intihar etmişti. Bedenim yorgunluktan kendini yatağa atmıştı yine. Yatağımın tam karşısında duran uykusuz posterine takılmıştı gözüm. Tüm detayları tek tek incelemiştim. Sıkıldım. Sıkılmıştım. Tek kelime ile ruh halimi bu kadar açık anlatabilirdim.
Çalışma masasının üstünde ki, defterimden yırtıp yırtıp bıraktığım kağıtları aldım. Bir şeyler karalamaya çalıştım. Doğrusu kendimi zorladım. Rahatlamak yerine daha çok gerilmiştim. Bıraktım tüm her şeyi bir kenara sırt üstü yatağa uzandım.

Biraz geçmişe biraz geleceğe yönelik düşünceler ile kafamı oyalıyordum. Keşke bir uçak bileti alacak kadar param olsaydı cebimde. Küba’ya gitmek isterdim. Kimsenin konuştuğum dili bilmediği, kat kat giyinmeden rahat hareket edebileceğim kıyafetleri giydiğim bir yer. Güneş gözlüklerimi takıp kulağımda müzik ile saatlerce dolaşabileceğim bir sahil. Hayalinin bile içimi ısıtıp, bir enerji verdiği yer. Sigara kullanmasam da oradaki sigaraları denemeden duramazdım sanırım.


Dalıp gittiğim derin sulara alışmadan dönmüştüm gerçek hayata. Hala yatağımda sırt üstü yatmış vaziyette tavana bakıyordum. Hayaller güzeldir. Ama adı üstünde hayal işte.
Tüm gün peşimi bırakmayacak bir can sıkıntısı ile güne başlamıştım bile. Artık kalkıp hayatımın içinden kopmayan rutin şeyleri yapmaya başlamalıydım.

14 Mart 2012 Çarşamba



Salıncakta sallanamaz olmuşum.
Gökyüzüne ulaşmak için hızlanırken, midemin bulanması. Sımsıkı tuttuğum zincirlerin elimden kayıp düşecekmişim hissini vermesi. Durmak için ayaklarımı yere sürterken ayağımın incinmesinden, biri sallarken ya çok hızlanırsa diye korkular duymaya başlamışım.


Çocukluğumda yapmaktan en çok hoşlandığım şey artık korkutur olmuş beni.
Çocukluğumu ne zaman üstümden çıkardım ki? Ya da ne zaman kaybettim?

Haberim olmadan bir yerlerde mi bıraktım yoksa. Masumluğum, gülüşlerim ve ona eşlik eden kahkaha seslerim, istediğim zaman durdurup istediğim zaman baştan başlattığım oyunlar..

Belki kaybettiğim tek şey çocukluğum değildir. Kim bilir neleri, kimleri, hangi hisleri geçen zamanda yitirip gitmişimdir. Sadece yaşımdaki rakamların ilerleyeceğini düşünürken çocukken, şimdi ilerleyen rakamlarla omzuma binen yorgunluklarımı da anladım.
Yılların bende biriktirdikleri, aslında hayatımdan alıp gittiği şeylerin yerine geçişini şimdi anladım.

Geri dönüşü olmayan yolda ilerlerken aslında yapabileceğim en iyi şeyin anılarıma sımsıkı sarılmak olduğunu anladım.


Salıncakta sallanamaz, ip atlayamaz olabilirim ama ; Yaşanmışlıklarım ve anılarım hep benimle olacaklar.


2 Mart 2012 Cuma

Aşk mı ne?


Bazen bir gömlek yakası, bazen iki dudak arasındadır aşk.


Tamı tamına 8 yıl olmuştu yolları ayrılalı.
Kim tahmin ederdi ki tanıştıkları yerde tekrar karşılaşacaklarını?
Gizli bir aşık değillerdi artık onların ki. Ama buna rağmen yine yan yana görünmekten korkuyorlardı.
Bilinmedik bir mesafe vardı aralarında, gözlerin göremediği örülmüş o duvarlar..
Yıllardır yıkılamayan o duvarlar git gide daha yükselmişti

Göz altında belirginleşen çizgiler, ellerinin yıpranmışlığı; gösteriyordu kadının bakması gereken çocuğu ve eşi olduğunu.
Eğreti duran tek düğmesi, çift çizgi olmuş pantolonu adamın yaşama inatla hala tek başına ayakta kalmak için uğraştığını gösteriyordu.


…
Zamanın eskittiği tek şey bedenleriymiş. Yılların bıraktığı anılar, kulakları tırmalayan birkaç nota, unutulmaya yüz tutmuş ama hala hissedilen kokular çıplaklığı ile tam karşılarında başı dimdik duruyordu.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Bazı sabahlar, sadece bir 'günaydın' yazısı bile deli gibi mutlu etmeye yeter.

21 Şubat 2012 Salı

Gitmenden korktuğum kadar, geçmişinden de korkuyorum.

Yersiz belki ama bir şey yapamıyorum.

Sözcükler, cümleler, davranışlar bu durumda beni tatmin etmiyor. Aksine bazı hareketler ‘acaba mı?’ dedirtmeden geçirtmiyor.
Ah bir de tabi benim kuruntularım.
Çok bilmişliğim.
Hayal gücüm.
Yaşanmışlıklarım.
Aldığım dersler.
Yanan ağzım.

Bazen elimi kolumu bağlıyor ne yapacağımı bilmiyorum.
Ya geçmişte yaşadığın güzel anıların! Onlar seni isterse. Ya bir daha mutlu olmaya çağırırsa. Ya yanlışların geri döndürülüp ve düzeltilmesine imkan verirse.
Ya benden gidecek kadar inandırıcı olup seni alırsa.
İraden!
Güvenin.
Dürüstlüğün.
Sevgin.
İnancın.

Düşündüklerin sadece bir perdelik bir oyunsa. Sen, başrol ile tüm hünerlerini sergileyip, perde kapanınca sadece arkanı dönüp giden biriysen.
Bilmiyorum ama. Bir son varken, bir başlangıcı kabul etmek delilik gibi geliyor bazen.
Şimdi ise tüm düşüncelerime karşı gelip kendimi huzurlu bir rüyanın en güzel saniyelerine bırakıyorum.



10 Şubat 2012 Cuma


Eğer burnunuzda tütüyorsa
ya da elinize baktığınız zaman onun ellerinin arasında hayal ediyorsanız.

Aynı anda mutfağa girip yemek yapmak,
birlikte kitap okumak istiyorsanız.

Akşamları hava güzelken bile evde onunla kalmayı kabul ediyorsanız.
En kavurucu sıcakta dahi ona sarılıp üşüyen bedenini ısıtmak istiyorsanız; bırakmayın sevmeyi.



8 Şubat 2012 Çarşamba

Her haftasonu sabahı yaptığı gibi bir elinde gazetesi, diğer elinde kopardığı ekmek parçasını ağzına atıp çayından yudumluyordu. Bu rutin gün başlangıcı ta ki telefon çalana kadar devam etmişti...

Bir haftayı daha bitirmiş 2 günlük tatilinin tadını sürecekti. Geceden sıkı sıkı kapadığı perdelerin arasından sızan ışık demetleri gözlerinin aralanmasına sebep olmuştu. Bu sabah tüm yorgunluğunu uyku ile yok etmişti. Yatağının içinde birkaç dakika gerindikten sonra artık güne başlayabilirdi. Yatağından kalkıp cama doğru yöneldi. Perdeleri düzenli bir şekilde tek bir tarafa topladı. Bu yıllar önce annesinden kalan bir alışkanlıktı. Camı açması ile içeri hücum eden hava vücudunu yalayıp odanın içine dolmaya başlamıştı. İlkbaharın sabahları soğuk olurdu. Vücuduna değen her bir hava zerreciği başta irkilmesine sebep olsa bile alışmıştı buna.

Uzun zaman önce kaldırdığı halılar yüzünden evde terlikle dolaşıyordu. Temizlemek zor olduğundan değildi sadece tek başına seçmediğinden o halıları kullanmak istemiyordu. Yenisini almak için bir ara dışarı çıkması lazımdı. ‘Şap şap’ diye çıkardığı ses ile mutfağa yöneldi. 5 gün boyunca acele bir şekilde yaptığı sallama poşetlerle alamadığı tadı haftasonu bolca demlediği çaylarda buluyordu. Çay suyunu ocağa koyup üzerindeki demliğine 1,5 yemek kaşığı çay attıktan sonra banyonun yolunu tuttu. Yerini hiç değiştirmediği tokasını aldı aynanın önünden rastgele topladı saçını. Geçen gün verdiği kozmetik siparişlerini dolaptan çıkarttı. Başta soğuk su ile bolca yıkadığı yüzünü toniği ile temizledi. Yüzüne önem veriyordu her kadın gibi. Belki bazen abartıyordu başkalarına göre ama önemliydi yüzü.

Kapısından aldığı gazete ile mutfağa döndü tekrardan. Üst komşusunun oğlu haftasonu evlerine gazete ve ekmek almak için dışarı çıktığında onunda kapısına bırakıyordu gazetesini. Küçük bir bahşiş ile anlaşmıştı çocukla. Kaynayan çay suyunu hemen demlemişti. Dün eve gelmeden önce yaptığı alışverişten aldığı yiyecekleri tek tek masanın üzerine çıkardı buzdolabından. Bu kadar fazla yiyecek çıkarması da eskiden gelen bir alışkanlıktı sadece. Yoksa yediği her şeye dikkat ediyordu birkaç zamandır. Çok tuzlu ve yağlı şeylerden kaçınması gerektiğini kafeini de azaltması gerektiğini söylemişti doktoru.

Demlediği çayı kupasına koyup, doğradığı salatalığı ve domatesi de masanın ortasına iliştirdi. Bir yandan tek şeker attığı çayı karıştırıyor diğer yandan gazetesinin sayfalarını çevirip okuduğu köşe yazarını arıyordu. Sayfayı bulduktan sonra özenle katlayıp, ekmeğine reçelini sürüp, okumaya başladı.

Daha ilk cümlesinden yazarın bu hafta ele aldığı konu; geçmiş yılların dostları ile günümüz dostlarıydı. ‘Dost’ sözcüğünü hayatında kullanmış sıkı bir deneyimi vardı elinde. Etrafındaki insanların anlatması ile değil bizzat kendi yaşamıştı dostluğu ve dostundan kazık yemeyi. Bir çırpıda yazıyı bitirmişti. Gazetesini katlamış diğer sayfaları kahvaltıdan sonra okumak için bırakmıştı. Boşalan bardağını doldurmak için kalktığında, çalan ev telefonu bir an irkilmesine sebep olmuştu. Hızlı adımlarla salona geçip ‘Sabahın bu saatinde kim arar ki?’ düşüncesi ile telefonu açmıştı.

Geçen kısa telefon konuşması belkide onun için en uzunu olmuştu. Telefonu kapadığında en yakın koltuğa ilişti. Sabah okuduğu köşe yazısında.Çocukluğumuzda; ‘Yakın arkadaşlarımızın oyuncaklarını kıskanır ve akşam eve döndüğümüzde ailemizden onları isterdik.’ Büyüdüğümüzde ise; ‘Yakın dostlarımızın eşlerini kıskanıp onları elde etmeye çalışır olduk.’ yazıyordu. Bir tarafta yıllardır dost bildiği arkadaşı, diğer bir yanda ise 2,5 yıldır sevdiği adam. Bunun olabileceğini tahmin etmese bile ayrılma noktalarına nedenini o da artık çok iyi biliyordu.

Yeni başladığı güne balta gibi inen olaylar yeni başlangıçlara her ne kadar itse de onu hep bir noktada eksiklikler bırakıyordu. Yarım kalmışlık hissiydi asıl en kötüsü.

Yavaşça yerinden kalkıp çocukluğundan kalma alışkanlıkları arasında en sevdiği piyanosunun başına geçti. İlk yıllar dersler için zorla oturduğu piyanosunu zamanla bir tutku haline getirmişti onun için. Kısa süreli çıktığı tatillerden döndüğünde ilk onun yanına koşardı gençliğinde. Aylardır açmadığından üstü hafif tozlanmıştı. Eliyle çok hassas bir şeye dokunur gibi kaldırdı kapağını. İlk başta parmaklarını tuşların üzerinde dolaştırsa bile aklında yer etmiş notaları bir anda parmakları çalmaya başlamıştı bile. Kaybettiği ‘huzur’ sözcüğü aylardır yanlış yerlerde aradığını fark etti gözlerini kapadığında.

7 Şubat 2012 Salı


O’nu özel kılacak bir şey aramıyorum.
Ya da o’nda özel bir şeyin ortaya çıkmasını da beklemiyorum. Merak duygusu da uyandırmıyor bende. Ne ben gibi ne de bana çok zıt.
Her şeyin aksine; ‘yıllardır tanınmışlık’ hissini bedenine öyle bir giydirmiş ki. Üstüne tam oturmuş, tek bir kırışıklık bile yok.
O’nun;  Kapısını çalmadan hayallerine giren kişiler var. Boğuluyorken, gözlerini açtığı kabusları. Özgür ama bileğine bağlanmış zincir yüzünden tam özgür olamayan biri gibi.
Her şeye rağmen; sadece kendisi olabileceğine inandığım nadir insanlardan biri. Bozulmasından ya da bitmesinden dolayı korkacağım bir duyguyu avucuma bırakmadığı için güven veriyor.
Sevdiğim şeyleri sevmek zorunda değil. Ya da kırmamak için suratına sahte bir maske takıp beni onaylamak.
En güzeli de gözlerimi kapadığım zaman o’nu; Suratına en şapşal ifadeyi takıp ‘Pardon, nerede kalmıştık? ben dinlemiyordum da.’ diyebilecek biri gibi hayal ediyorum.
Belki tüm düşüncelerim zamanla tersine dönebilir ya da üstüne daha fazla şey eklenebilir.
Ama sırf bana bu garip yazıyı yazdırdığı ve gülümsettiği için o’na tekrardan merhaba! diye bilirim.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Siz, hiç sizi anlatmayan yazıları yazan birini sevdiğinizi fark ettiniz mi?

O’nu ilk gördüğümde yazdığı birkaç yazıyı okumuştum sadece. Kullandığı sözcükler, değindiği noktalar, yazdığı ucu açık cümleler hoşuma gitmişti. Yakışıyordu kullandığı argo sözcükler ağzına. Sonradan anlayacaktım aslında o yazıların onun için ‘mabed’ görevi taşıdığını.

Bir defasında bahsettiği bir ten vardı yazısında. Kokusuna hayran kaldığı, pamukların bile kıskanacağı yumuşaklıkta. Uçup gidecekmiş gibi hissettiğinden dokunmaya kıyamıyordu. Gece uykusundan uyandığında tekrar dalabilmek için gerek duyduğunu yazmıştı. ‘Keşke’ ile başlayan ‘Olsaydı ya şimdi’ diye devam eden cümleler kuruyordu o kadın için. Sık sık yazmıyordu, sanırım paylaşmaktan korkuyordu aşıkını. Ama her yazdığında, her dinlediği şarkıda o vardı, belliydi.

Kıskanmıştım. Hem de sebepsiz yere kıskanmış, yerinde olmak istemiştim o kadının. Böyle düşündüğünü iyi ki sesli dile getirmemiştim. Çok saçma düşünmeye başladığımı anlayınca ara vermiştim okumaya. ‘Biri de bana hissettirse bunları, yazılarında yer almam da gerekmez’ cümlesi ile avutmaya başlamıştım kendimi.

Bir kitapta okumuştum ‘aura’ sözcüğünü. Her insanda var olduğunu ve farklı olduğunu yazmıştı. Kimi zaman bunu fark ediyor olmamıza rağmen reddediyormuş. Ama o farklıydı. Onda hissetmiştim. Bir enerjisi vardı kendisine yahut yazılarına çeken. Eflatun rengiydi sanki kısmen kırmızıya dönüyordu.

Uzun süren bir gecenin arkasından gelen, yavaş yavaş güneşin belirginleştiği, bir kıyı hakimdi hayatına. Fırtına yeni yeni dinmiş ama bembeyaz kabarcıkların daha uzaklaşamadığı. Güneşin sıcaklığını kumlara değdirmesine rağmen rüzgarın yakaladığı her kum tanesini başka bir noktaya fırlatmaya devam ettiği karmaşa vardı hayatında.

Kalkmalıyım yerimden! Düşünceleri, özellikle onu bırakmalıyım!

Uzun yıllar önce Anadolu seyahatine çıkmış bir dostumun getirdiği, ahşap el oymalı ince uzun kutuya koyduğum sigardan birini yaktım. Sakince arkama yaslandım. Gün aydınlanmaya sokak lambaları teker teker sönmeye başlamıştı bile. Uyusam biraz. Kaçmanın en kolay yoluydu.

‘Benim olmayan bir adamı neden bu kadar kıskanmıştım ben?’ ‘Neden hiçbir yazısına giremediğim o adama neden bu kadar bağlanmıştım?’

Sevmeye gelmiştim kapına (!)

Plağı başa sarmak gerekirse.

Evin en huzur bulduğum yerinde, salonda camın kenarında ki tekliye oturuyordum.

” Okumaktan yorulup kucağıma bıraktığım kitabı kenara koyup hızlıca odama yöneldim. Işığa elimin tersi ile vurarak açtım. Okuldan geldiğimde yatağın üstüne attığım montu alıp giydim. Çantamın içine cüzdanım ile kent kartımı atıp, ayakkabı dolabından aldığım botları ayağıma geçirdim.
Her zaman beklediğim asansörü bu sefer bekleyecek kadar sabırlı değildim. 4. kattan merdivenleri birkaç dakika içinde inmiştim bile. Dış kapıyı telaştan zor açsam da hızlıca site dışına atmıştım kendimi. Koşar atımlar ile sitenin yanındaki durağa gittim. Neyse ki çok beklemeden otobüs geldi. Sanırım şans benim yanımda bu akşam. Telaştan kent kartı basmadan oturdum yerime. Neyse ki çok geçmeden farkına varıp ödemem gereken parayı da ödedim.
Otobüsün yer yer yavaşlaması geriyor olsa da ulaşacağım yere az kalmıştı. İndiğim durakta bir an nefesim kesilecekmiş gibi hissettim. Kalbimin hızlıca vücuduma kan pompalaması başımı döndürmüştü. Buraya kadar gelmiştim geri dönemezdim. Başlangıç adımını atmak en büyük cesaretti zaten benim için. Soluklarımı kontrol altına aldıktan sonra karşımdaki sokağa girdim.
Evi hatırlayıp hatırlamamaktan korksam da doğru yeri bulduğuma emindim. Apartmanın önüne geldiğimde kapı açıktı. Yinede zillere baktım acaba bassam mı diye. Sonra ikişer üçer ne kadar hızlı olursa daha iyi olur diyerek merdivenleri çıktım. Kapısına geldiğimde gözlerimi kapatıp zile bastım. Daha içimden sözcükler ile yalvarmaya başlamadan kapı açıldı. Sanki beni beklermiş gibiydi..
Aynı anda şişirdiğimiz göğüs kafesimizin içinde biriken nefesi birbirimizin omuzlarında geri vermiştik..”

Ey aşk; Hayalin bile güzelken şuan sadece yerimden kalkıp mutfağa kahve yapmaya yöneliyorum.

5 Şubat 2012 Pazar

Nasıl dolandı ise dilime, saatlerdir gitmeyen bir şarkı var.


Biraz garip başlamıştım güne. Hani ne mutluluğu yaşarsınız ne de dibe kadar batarsınız ya işte öyleydim. Farklı duygular, dolamışlar ellerini kollarıma bir o yana bir bu yana çekiştirmekten başka bir şey yapmıyorlardı.
Bir durum olduğu ortadaydı ama olan durumun kendisi ortada yoktu. Hiç bilmediğin bir yerde haritasız kalmak gibi. Ya da kendinizi uçurumun kenarından bıraktığınız zaman bir anlık paraşütünüzün tutukluk yapması gibi.
Kendimi dışarı atmış biraz yürüyüp kafa dağıtmayı planlıyordum.

Acelem yoktu. Ne yetişeceğim bir yer vardı ne de bir bekleyen. Yürüyen merdivenleri hızlıca inen insanlar geçip gidiyordu yanımdan. Merdivenleri inmem ile metronun gelmesi bir oldu. Aslında o kadar hızlı olmamasına rağmen yanımdan geçerken açık bıraktığım saçlarımı bir birine dolaştırdı. Bir an toplamam lazım diye geçirdim aklımdan. Zaten şu sıralar herkes toplu saçın bana yakıştığını söyleyip duruyordu.

Metroya adımımı atmamla boğulacakmış hissine kapıldım. Gelecek durak Osmanbey idi. Metronun sıcaklığına bir durak daha sabredemedim ve indim. Ne olsa 3 dakika sonra bir başkası gelecek. Telefon çekiyor gibi gözüküyordu ama bir türlü mesajlarım iletilmiyor. Gelen metro bir öncekine göre daha kalabalık. ‘Binmesem mi?’ diye geçirdim aklımdan. Bir sonrakinin ne kadar boş olacağına emin olamadım, bindim.
Taksim durağına gelmeden kapıdan iyice uzaklaştım. Herkesin bir anda çıkmak isteyeceğini bildiğimden yığılma ve kalabalık olacaktı. Kapı açılır açılmaz insanlar çıktı, ardından ben. Yaz boyunca çıkarken tıkanmadığım halde şimdi nefes nefese kalmıştım şu merdivenlerde. Sigara da içmiyorum halbuki. Yaşlanıyorum sanırım. Beden olarak olmasa da ruhumun yaşı ile oynayan bir el var.

Merdivenlerden kahkaha atarak çıkan çifte dönüp ‘iyi bok yiyorsunuz!’ demek geçiyor içimden. Çantamın içine attığım bi sakız vardı, bulup onu attım ağzıma. Yürüyen merdivenlerin bitiminde ki küçük büfeye uğruyorum, maksat soluklanmak. Gözüme uykusuz dergisi takılıyor. Arka sayfasını açıp hızlıca otisabi’yi okuyup yerine koyuyorum. Ne de olsa daha yürümem gereken çok yol var.

Kabanımın açılan düğmesini bağlayıp, çantamı düzeltip insanların fark edemediği yarışa koyuluyorum.
Açık havaya çıktığım zaman beni karşılayan gri bulutlar; şarkının çalması için yeniden start veriyor. Taksimin bir ucundan diğer ucuna yürümeye başlıyorum.
Merhaba gün.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Sabah uyanır uyanmaz ilk mutfağa yöneliyorum. Çaydanlıkta dünden kalma çayı çöpe boşaltıp yenisini hazırlıyorum. Çay olana kadar akşam salonda bıraktığımız dağınıklığı, sana ses yapmadan toplamaya başlıyorum. Yine televizyon karşısında yediğin kuruyemiş kabuklarını yere dökmüşsündür çünkü, biliyorum. Sanırım tüm gün arkanda dolaşsam yinede kıçını toplamaya yetişemem.


Bazen şu pasaklılığın hiç bitmeyecek gibi geliyor. Çorapların salonun ortasında bırakman her seferinde beni deliyor. Kitaplıktan aldığın kitapları çalışma odandan hatta tuvaletten topladığımı bilse insanlar garip gözle bakacakları kesin. Hele şu aylık gelen dergilerin. Bazen hepsini toplayıp atmayı bile planladığım oluyor her biri bi yerde. Her derginin ya da kitabın yanında taşıdığın kalemleri de unutmuyorum. Her seferinde mutlaka birini kaybetmek zorunda mısın? Bazen kendimi, eve kalem almakla yükümlü gibi hissediyorum.


Birkaç günlüğüne evden uzak kalsam; tüm eşyalar kapıdan çıkmaya hazır bekliyor duruma geliyor. Her su içişinde farklı bardak kullanmanı anlamıyorum zaten. Ah birde daha az kızmam için her birinin özenle tezgaha dizdiğini unutmamak lazım.
… 



Yaşadığım anıları çok çabuk hatırlamıştım, dikili kaldığım mutfak kapısında. Uzun zaman olmuştu bu evin kapısını açmayalı. Anahtarı çantamdan çıkartırken hala aynı mıdır acaba diye düşünürken, bu kadar aynı olacağını düşünmemiştim.

Sık sık bir şeyler için söylenirdim belki ama seni çalışırken izlemek hoşuma giderdi. Seninle aynı masaya oturmak, birlikte yemek yemek. Uyuya kaldığın zamanlarda üstünü örtüp seni izlemeyi özlüyorum. Çok nadirde olsa elinde çiçeklerle kapıya gelişini.

Yaşadıklarımın güzelliği için teşekkür edememiş olmanın burukluğu oluşuyor bazen. Sonra geçiyor. Sonra tekrar geliyor ama yine geçiyor.
Kısır bir döngünün kırılmayı bekleyen zayıf zinciri gibiyim. Kimi zaman ‘zamana’ yeni düşmekten korkuyorum.

3 Şubat 2012 Cuma

Aynı evde yaşıyorlardı fakat; bir kör, bir dilsizden farkları yoktu. Göz göze gelmeseler, yanlışlıkla kapıların önünde karşılaşmamış olsalar; konuşacakları hatta yaşadıklarından dahi haberdar olacakları yoktu. Bu durumları bile bazen canlarını sıkar, zor gelir olurdu kendilerine. Ne var ki yetiştikleri aile, yaşadıkları çevre ve çocuklarının oluşu onları aynı çatı altında tutmaya en büyük sebep idi.

Eskiden birlikte yemek yer, sohbet eder, aynı odada yatarlardı. Bu durum pek de eski sayılmazdı ama; Büyük çocuklarını evlendirip, diğerini yurt dışına okumak için yolladıktan sonra yataklarını da ayırmışlardı. Zaten sırf çocuklarının gözü önünde kötü olmak istemedikleri için birbirlerine katlanıyorlardı.
Aslında kadın eşine iyi dayanmıştı. Belkide sırf ‘çocukları, çevresi’ için değil, ‘aldatılmayı’ kadınlık gururuna yediremediği için hala o evde duruyordu. Belki de…

Kırgın, üzgün, en önemlisi de kızgındı ona. Çünkü seviyordu hala. Sevmiş ve hep sevmeyi planlamıştı. Pek planladığı, hayalini kurduğu yılları olmamıştı ama.

Kızartma yaptığı tavayı kafasına geçirmek, soğan doğradığı  bıçağı alıp filmlerde gördüğü gibi eline saplamak istiyordu. Neyse ki sonra sakinleşiyordu. Siniri geçiyor, acıma duygusu ortaya çıkıyor, yumuşuyor fakat yaşadığı kötü zamanları unutamıyordu. Kocası o kadını bırakmış olabilir, defalarca özür dilemiş ya da affetmesi için hastalığını dahi kullanmış olabilir ama, nafile. Unutmaya yetecek bir şeyler de bulamıyordu kafasında. İnat bir kadını ne bu kadar güçlü ne de anlaşılmaz kılmamıştır daha önce.

Ama o; her şeye rağmen bir kadındı. Bir kalbi, içine sığdırdığı kocaman bir sevgi ve severek geçirdiği yılları vardı. Sevmeyerek bile sevecek kadar çok seviyordu. Belki her şeyi bahane edip kendisi istiyordu aynı çatı altında kalmayı. Bir gün yeniden sevmek için kalbinin kapılarını açacağına inanıyor ve bekliyordu.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Oturduğum kumlar başta ıslakmış hissi uyandırsa bile alışmıştı bedenim buna. Deniz fenerinin dönen ışığı geçen gemilere yol gösteriyordu sadece. Zihnimin içinde kısa süreli aydınlanmalar sağlıyordu.

Eskiden birlikte gelirdik buraya. Her seferinde bir önceki gelişimizde oturduğumuz yeri aradık. Ama nafile hiç bulamadık. Sadece kumsalım ortasında can kurtaranın oturduğu şu büyük iskemle civarında bir yer diye hatırlardık. Daha sık gelmemiz gerektiğini söylerdin hep. İyi ki gelmemişiz daha sık. Bu kadar anı ile zor baş ederken daha fazlasını göğüsleyemezdim.

Kibirli, soğuk ve bencil bulurduk denizi. Kimi zaman uysal, çekingen ve yalnız olan büyük taşlara acırdık, hırpalandıklarını düşünerek. Kimi noktalarda konuştururduk onları. Daha doğrusu düşüncelerimizi onlar aracılığı ile çıkartıp yanımıza koyardık. Sözcükleri evirip çevirip istediğimiz yola sokma çabamız bazen yarışa dönerdi.

Deniz feneri bize doğru yöneldiğinde kıyıya vuran ışıklar suyun üzerinde kırılırdı. Kırılıp, bizi sarıp sarmalardı her bir demeti. Bir gece yine kırılıp dağılan her bir demet bizi daha yakınlaştırmıştı. tutkulu denebilecek bedenim neye uğradığını anlamadan kollarının arasında bulmuştu kendini. Başım, benden habersiz üst rütbeli birinden emir almış gibi göğsüne yaslanmıştı. Kalp atışlarını duyan kulaklarım baştan aşağıya bedenimde ateşin dolaşmasına sebep olmuştu.

Önüme düşen uzamış kahküllerimi ellerin ile kulaklarımın arkasına atmıştın. Parmak uçlarının boynumdan çeneme gelişine hiçbir tepki verememiştim. Öylece durup neler olacağını bekliyordum. Sanki orada bunları yaşayan ben değilmiş gibiydim. Karşıdan izleyen seyirciden bir farkım yoktu. Çenemi hafifçe kaldırıp gözlerime baktığın an söylediğin şeyleri hatırlamıyorum. O an sadece gözlerinin derinliklerine dalmış, kulaklarıma vurup giden titreşimler önemli değildi. Dudaklarıma dokunduğun an bitmişti her şey. Geriye yavaş yavaş silinmeye başlayan o sıcaklık kaldı aklımda.

Biteceğini ikimiz de biliyorduk yaşananlardan sonra. Hiç yaşanmasaydı, şuan yanımda olurdun ve aynı manzaraya farklı renk gözlerle bakardık diyorum. Kimi zaman ise yaşanmış olanların güzelliği tüm bedenimi sarıyor ben fark etmeden.

Şimdi hiçbir şeyi değiştirmeden o zamana dönsek yine yaşanır mıydı tüm bunlar? Yahut şimdi başka bir dahilde veya evinde, dışarıda beni düşünüyor musun?

27 Aralık 2011 Salı

- Monoton Hayat 2 -

Dıt.. Dıt..

Gece yarısı çalan telefonla konuştuktan sonra geldiği yoldan ışıkları yakmadan yatağına ilerledi. Gece çalan telefonlar korkuturdu onu hep. Çocukluğundan kalma yapışkanları bitmiş, uhu ile tekrardan tavana yapıştırılmış yıldızlarına daldı gözleri. Yansıttıkları ışık sönmemişti yıllardır. Ağırlaşan göz kapakları uzaklaşmak istiyordu buralardan, belki tek kaçabileceği nokta düşleriydi

....

Gözlerini açtığında hava yeni aydınlanıyordu. Uzun zamandır günü kaçırmadan yaşıyordu. Kaçırsa ne olurdu ki? Tüylü terliklerini giydikten sonra mutfağa yönelip önce suyu ısıtıcıya koydu. Mutfak tülünü sonuna kadar açarak gökyüzünü seyretmeye başladı. Gece yaptığı konuşma geldi aklına. Gitmeli miydi acaba, ne anlatacaktı gece yarısı arayacak ama telefonda söyleyemeyeceği kadar önemli olan?

Durduramayacaktı aklındaki soruları. Yanıt almak ne kadar korkunç olabilirdi? Aylarca kafasında kurduğu canlı, bir ölüden fazlası olamazdı. En zoruna kendini aylardır hazırlıyordu. Zaten bir gün geleceğini de biliyordu.

Hızlıca dolabının önüne gitti. Gideceği yer ya da kiminle olacağını önemsemeden sadece rahat edebileceği birkaç kıyafetine bakıp aralarından birini seçti. Hızlıca hazırlanıp saçını at kuyruğu yaptıktan sonra mutfağa kaynamış olan suyu kahve ile karıştırıp en sevdiği bardağına koyup evden çıktı. Kapının önünden geçen ilk taksiyi çevirdi. Kapısını kapadığında yeni bir maceraya başlarcasına atan kalbi kulaklarında yankılanıyordu. Tek istediği o plağın tekrardan çalmaya başlamayacak olsaydı.

25 Aralık 2011 Pazar

Kısa Bir Yaşam Öyküsü

Gözlerini ovuşturmaya başlamıştı adam. Uzun süredir kitap okuyordu loş ışık altında. Kulağında kulaklığı müzik dinleyen genç okuduğu kitabın sayfası açık halde kucağında duran bayan, horuldamanın daha nazik versiyonunu sergileyen amca ve diğer insanlar dışında uçakta uyanık kalan bir o vardı. Normal zamanlarda bile yakın dostu -pek yakın sayılmazdı aslında- uyku nadir uğrarken, yolculuklarda hiç uğramaz olurdu. Gözlüklerini çıkartıp önündeki sehpaya koyup, koltuğun yanında yanan ışığı da kapadı. Göz kapaklarını ağır ağır kapamaya başlamıştı, uyku çağırırcasına.  

Bir an gözlerini açıp hostesi çağırmak için düğmeye bastı. Gözlerini kapasının üstünden ok dakika bile geçmemişti aslında. Gelen hostesten koyu bir kahve istedi. Gelmeyen uykusunu daha fazla kaçırmak için.

Üç yıl olmuştu sık sık seyahat etmeye başlayalı. Herkese görev için diyordu. Öğretmendi. Asıl amacı; 'ona öğretileni öğretmekti' Birkaç dostu ve kendisi gerçek sebebini bilse de dışarı vurumunda dilleri bağlanırdı. Kahvesini getiren hostese başı ile teşekkür ettikten sonra camdan dışarı bakmaya başladı. Sık sık ederdi seyahat ama ilk defa bu kadar uzaklara gidiyordu.

Lise için evinden ayrılmıştı, üniversitede devam ettirmişti ayrılığı. Karnını doyuracak kadar yemek yapmasını da, kendine kadar evini temizlemesini de biliyordu. Kimi zaman bir balık kimi zaman bir kedi alıp beserdi ama genelde tek yaşardı. Tek yaşamak sorun değildi ama o'nsuz yaşamak, düşündürüyordu onu. O yüzden ne uykusu geliyordu ne elindeki kitap bitiyordu.

Yine uzaktı ona ama bu sefer biraz daha farklıydı. Birlikte gittikleri şehirler yoktu. Birlikte çıktıkları yolculuklar da. Birlikte aldıkları kitaplar, filmler, cdler. Onun kokusunu kullanan kadınlar. Aynı çiçekli elbiseyi giymiş, aynı saç modelini yapmış kadınlar. Aynı dili konuştukları insanlar bile yoktu artık çevresinde. Tamamen farklı, tamamen ayrıydı. Aynı ülkeyi bile paylaşmayacaklardı artık.

İkisi de; yeni hayatları seçmişlerdi. Yeni insanları, yeni düşünce ve olguları. Her şey yeniydi 'eski' ve 'geçmiş' sözcükleri onlar için yoktu.